Bir zamanlar komünistler, devrimciler yani solcular toplanıp hapishanelere atılırdı. Bu insanlar topluma “Toros Canavarı” gibi tanıtılır, herkesin onlardan uzak durması öğütlenirdi. Onlarla dostluk kurmak, arkadaşlık yapmak bile bir felaket nedeni olabilirdi. Sorgulamalarda sadist, psikopat ruhlu insanlar akla, hayale gelmeyen, insan onurunu ayaklar altına alan işkenceler uygularlardı. Bu yüzden niceleri sakat kaldı. Niceleri can verdi. Nice ocaklar söndü… Nice fidanlar darağaçlarına gönderildi. Türkiye Komünist Partisi (TKP) serbest bugün. Seçimlere katılıyor. Toplantılar yapıyor. Mitingler düzenliyor. Kimse komünist ya da sosyalist olduğu için tutuklanmıyor artık. O yıllarda işbaşında olan politikacılar, işkenceciler, cellâtlar, onları büyük bir siyasal şehvetle destekleyenler ne düşünüyorlar acaba şimdi? Utanıyorlar mı? Geçmişteki komünistlerin, sosyalistlerin, solcuların yerini günümüzde ulusalcılar, Atatürkçüler, cumhuriyetçiler, laikler aldı. Hedef tahtasında antiemperyalistler var şu sıralar. Atatürk ve cumhuriyet düşmanları el üstünde. İtibarlı. Yurtseverlerden hesap soruyorlar. Kim kimden hesap sormalı? Kim kimi yargılamalı. Ne dersiniz? Vahdettin’ler, Damat Ferit’ler, Ali Kemal’ler Atatürk’ü yargılayabilirler mi? Ne yaman çelişki bu? Ne diyor günümüzün Damat Ferit’leri aydınlanmacılara; “Sen ABD’ye, AB’ye, IMF’ye karşısın, vatanın tam bağımsız ve özgür olmasını istiyorsun, sen Türkiye Cumhuriyetini savunuyorsun, vatan toprakları bölünmesin, vatan toprakları satılmasın, mayınlı araziler yabancılara verilmesin, bu verimli toprakları yoksul köylüler kullansın, dev kuruluşlarımız yok pahasına elden çıkarılmasın…” diyorsun, öyleyse suçlusun, vatan hainisin, katlin vaciptir… Ne yaman çelişki bu. İhanet baş tacı. İhanet ortada. İhanetin saklısı gizlisi yok. İhanet net…
Ne demişti Nazım Hikmet:
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ…
Egemen güçler ulusalcıları suçlamakla da yetinmiyorlar. Bir de halkın gözünde orduyu yıpratmaya, küçük düşürmeye çalışıyorlar.Çeşitli ayak oyunları ve düzmece belgelerle orduyu tarafsızlaştırmaya, suçlu göstermeye, etkisiz bir konuma düşürmeye, tüm ülkeyi dikensiz bir gül bahçesine dönüştürmeye uğraşıyorlar. Amaç, İslam cumhuriyetne giden yolda ne kadar engel, ne kadar set varsa ortadan kaldırıp, yolu açmak… Engelsiz, setsiz, muhalefetsiz hedefe ulaşmak… (ali-eralp@hotmail.com) ...
«Irticai faaliyetlerin odağı» olduğu Anayasa Mahkemesi kararı ise saptanmış bir parti... Fetullah cemaati nedir?
10 yıldır kanun kaçağı olarak yurtdışında yaşayan birinin lideri olduğu Ortaçağ yapılanması, bir tarikat...
TARAF adı verilen tarafı malum gazete «İrtica ile Mücadele Planı» isimli belgeyi «Gülen'i ve AKP'yi Bitirme Planı» olarak adlandırıyor.
Diğer bir ifadeyle olayın iki boyutu var:
1. AKP 2. Fetullah Gülen cemaati.
Son birkaç gündür haberleri izliyor, gazeteleri okuyorum, bu bağlamda konuşanların ağzına sakız ettikleri iki kelime daha var:
1. Demokrasi 2. Hukuk devleti...
Söylenen şu ki, bu tür bir belgenin varlığı, «demokrasi» ve «hukuk devleti» ilkelerine zarar veriyormuş!
Önce birinci gruptan başlayalım...
AKP nedir?
«Irticai faaliyetlerin odağı» olduğu Anayasa Mahkemesi kararı ise saptanmış bir parti... Fetullah cemaati nedir?
10 yıldır kanun kaçağı olarak yurtdışında yaşayan birinin lideri olduğu Ortaçağ yapılanması, bir tarikat...
İddia ediliyor ki asker bu ikisini «bitirmek» için bir plan hazırlamış, bu da «demokrasi» ye ve «hukuk devleti» ne aykırıymış!
AKP'nin durumu «hukuk» devletiyle, Fetullah cemaatinin varlığı da «demokrasi» ile ne güzel uyuşuyor değil mi?
Şimdi gerçekten böyle bir plan var mı, yok mu bilinmiyor. Varsa içeriği nedir, o da bilinmiyor. (Çünkü yayın yasağı var!) Her kafadan bir ses çıkıyor, olduğu iddia edilen belgede tam olarak neler yazıyor, bu da meçhul! Zaten bütün bu yaygara da bunun için koptu!
Ne var ki bütün bu gelişmeler karşısında insan sormadan edemiyor:
Hangi «hukuk» ?
Milletvekilleri ve cumhurbaşkanlarının dokunulmaz olduğu «hukuk» mu? Siyasi seçkinlerin ayrıcalıklı olduğu, insanların aylarca ne ile suçlandıkları açıklanmadan hapiste tutuldukları «hukuk» devleti mi?
Ya da hangi «demokrasi» ?
Yüzde 10 barajını geçenlerin «demokrasisi» mi? Lider ve yakın çevresinin dediğinin olduğu, ABD'nin ve AB'nin yeşil ışık yaktığı «demokrasi» Halkın değil sermayenin borusunun öttüğü; beş yılda bir, el çabukluğu marifet yapılan sözde seçimlerle milletin uyutulduğu, medyanın para babalarının denetiminde olduğu, yurtseverlerin birer birer medyadan uzaklaştırıldığı «demokrasi»
Sonuçta AKP ve Fetullah Gülen topun ağzına gelince «demokrasimiz» ve «hukuk devletimiz» zarar gördü! Başbakan ile Genelkurmay Başkanı'nın arasındaki «uyum» bozuldu, taşlar yerinden oynadı!
İktidarın doruklarındaki bu tepişme halkın yaşamındaki yakıcı sorunlarla alakalı mı gerçekten?
Filler tepişiyor, çimenler eziliyor!
Milletimiz ot olmaktan bıkıp kıpırdadığında, egemenliğine ve bağımsızlığına sahip çıktığında, işte ancak o zaman gerçek demokrasiyi ve gerçek hukuku yaşamaya başlayacağız!
Aksi takdirde, yıllardır «demokrasi» adı altında sürdürülen bu ortaoyununa devam!
Nurcuların Mahkûmiyet Belgesi ve İmralı Davetiyesi - Dr. Necip Hablemitoğlu Çarşamba, 17 Haziran 2009 20:19
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanıp yayınlanmış olan (Nurculuk Hakkında) adlı eserde: Nurculuğun milli ve dini birliği parçalayan zümrecilik olduğu...
Türkiye'nin ve de tüm Türk Dünyası'nın en önemli dış tehdit odaklarından biri olan Fethullahçılarla ilgili tartışmalara nurcular da -sadece Said Nursi'ye sahip çıkmak- noktasından katıldılar. Bir başka ifadeyle Fethullahçıları hiç savunmadılar. Bireysel anlatımlar, mektuplar, e-posta yoluyla mesajlar, nurcu propagandaya yönelik kitaplar ve nur risaleleri yoğun bir biçimde adeta «yağdı». Bu defa kişisel hakaret yoktu; ancak her zamanki gibi dinsel tehdit (dinden çıkma, din düşmanlarına alet olma, din düşmanları ile işbirliği vb.) bu yoğun bilgilendirmenin ana temasını oluşturmaktaydı. Bilgilendirme girişimcilerinin hepsinin ortak tezi şuydu: Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre nurculuk suç değildir. Nurcular aleyhine yüzlerce kez dava açılmıştır, ancak BİR TEK MAHKUMİYET KARARI ÇIKMAMIŞTIR...
Bu iddia, nurcuların tüm yayınlarında mevcuttur, keza nurcu kökenli Fethullahçıların yayınlarında da. Aleyhlerinde yargı kararı olmadığı iddiası niçin bu kadar önemlidir nurcular için?!. Bu sorunun cevabını, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, laikliğin kararlı bir devlet politikası olarak yürütüldüğü Atatürk ve İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı yıllarında aramak gerekir. 1923-1946 yılları arasında nurcular, nakşibendiler ve diğer şeriatçı tarikatların herbiri yakın takip altına alınırken, attıkları her adım özellikle savcılar tarafından izlenmiştir. Cumhuriyet aleyhine herhangi bir suç unsuru saptandığında ise hemen davalar açılmış; suçlular layık oldukları cezalara çarptırılmışlardır. İşte devletin yargı gücünün nefesini sürekli biçimde enselerinde hissetmeye alışmış olan nurcular, Demokrat Partisi döneminde -ilk kez- rahat bir nefes almışlardır. Geride kalan dönemi bir kez daha yaşamamak için de, D.P. ve sonrası dönemlerde gözlerini yargıya, meclise, mülkiyeye, emniyete ve eğitime çevirmişlerdir. Bir başka ifadeyle, bu nokta hedeflerde ama özellikle yargıda kadrolaşma, onlar için hayati, vazgeçilmez bir amaç olmuştur. Elbette bu kadrolaşmayı sadece bir korunma içgüdüsüyle açıklamak hatadır. Devleti ele geçirmek, hiç şüphesiz esas ve nihai amaçlarıdır. Bu itibarla, müritlerinden oluşan hakim-savcı ve bilirkişilerin marifetiyle aldıkları lehlerindeki kararları bir «övünme», bir «aklanma» nedeni olarak öne sürmektedirler. Haklarında hiç mahkumiyet kararı olmadığı iddiasına gelince, bu utanmazca söylenmiş koskoca bir yalandan ibarettir. Amaçlarına ulaşmak için yalan dahil her türlü sahtekarlığı ve ihaneti «takiyye» kılıfı altında sergileyen nurculara, arşivimdeki çok sayıda belgeden sadece biriyle cevap veriyorum (diğerleri daha sonra):
YARGITAY CEZA GENEL KURULU KARARI:
Mehmet (...) ve Tevfik (...) adında iki nurcu, (...) Ağır Ceza Mahkemesi tarafından «hükümetçe yasaklanan nurculuğa ait kitapları muhtelif şahıslara okumak veya vermek suretiyle laikliğe aykırı olarak nurculuğun propagandasını yapmaktan sanık olarak» yargılanır ve 17.4.1964 gün ve 963/116-964/39 sayılı kararla beraat ettirilir. Ancak, Cumhuriyet Savcılığının temyizi üzerine, Yar-gıtay Birinci Ceza Dairesi anılan kararı bozar. Mahkemenin kararında direnmesi üzerine dava Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na gider. İşte Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun (20.9.1965 gün ve E. 234/D-1 K. 313, Tebliğname:1-1078) kararı, nurcuları tarih ve toplum önünde sağlam mantıki ve bilimsel delillerle mahkum eder. Kararın gerekçesine temel teşkil eden sorular şöyle saptanır:
1- Nurculuğun kurucusu Sait Nursi'nin kişiliği, hayatı boyunca gerçekleşmesi için uğraştığı sosyal ve siyasi düzenin mahiyeti,
2- Kur'anın tefsiri ve İslamlığın esaslarının izahı gibi sebepler altında yayınlanmış olan Nur risalelerinin gerçek amacı, bu risalelerde yer alan zararlı akımlar,
5- Kanunlarımız karşısında nurculuk ve sanıkların hukuki durumları gibi hususların incelenmesine lüzum ve zaruret hasıl olmuştur.
İşte anılan kararın gerekçesinde bu soruların bilimsel cevapları mevcuttur. Nurcuların yayınlarının yanısıra, bizzat nur risalelerindeki aykırılıklarda kaynak gösterilerek verilir. Keza, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Em. Gen. Faruk Güventürk, Dr. Çetin Özek, İlahiyat Fakultesi'nden Dr. Neda Armaner gibi araştırmacıların eserlerine sık sık atıfta bulunulur. İşte laik Türk hukukunun göstergesi olarak kabul edilebilecek bu muhteşem gerekçeli karardan bazı alıntılar:
SAİT NURSİ'NİN CEHALETİ VE İDEOLOJİSİ
Evvelce Said'i Kürdi olarak tanınıp bu ünvanı kullanan ve soyadı kanunundan sonra doğduğu Bitlis'in Nurs köyüne izafetle Nursi soyadını alan Sait Nursi, yarı cahil, okuyup yazmasını bilmez bir adamdı. Nur risalelerinden Tiryak adlı risalenin 68'nci sahifesinde kendisi de bu hususu itiraf etmekte ve risalelerini yardımcılarına (Nur şakirtlerine) yazdırdığını bildirmektedir. Eski Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi tarafından yazıldığı bildirilen (Tuhfetürreddiye Ala Mezhebi Saidi Kürdiye) adlı risalede (okur, fakat yazamaz, imla bilmez, seksen sene içinde yaşadığı Türk Milletinin lisanına bile hakkıyla vakıf olamamıştır) denilmektedir.
Meşrutiyetin ilanından sonra Bitlis ve havalisinde şeyhlik faaliyetinde bulunmuş, sonra İstanbul'a gelerek siyasete atılmış ve (İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti) kurucuları arasında faaliyet göstermiştir. «İttihad-ı Muhammedi» den ne kast ettiğini Hutbe-i Şamiye adlı risalenin 84'ncü sahifesinde şu şekilde açıklamaktadır:
«İttihadı İslam olan İttihadı Muhammedi dediğimiz vakit umum müminlerin mabeyninde bilkuvve veya bilfiil sabit olan İttihat murattır. Yoksa İstanbul ve Anadolu'daki cemaat murat değildir. Amma bir katre su da şudur. Bu ünvandan tahsis çıkmaz, tarifi hakikisi şöyledir: Esas temel şarktan garba, cenuptan şimale mümted ve merkezi haremeyni şerifeyn ve ciheti vahdet tevhidi ilahi peyman ve yemini iman, nizamnamesi sünneti ahmediye, kanunnamesi evamir ve nevahii şer'iyye-kulüp ve encümenleri umum medaris, mesacit ve zavaya o cemaatin ilelebet ve muhallet naşiri efkarı umum kulübü islamiye ve her vakit naşiri efkarı başta Kur'an ve tefsirleri (şimdi risale-i nur). Yine mektubat adlı risalede «azametli, bahtsız bir kıt'anın, şanlı talihsiz bir Devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi ittihadı islamdır» diye yazılı bulunmaktadır. (Mektubat, Doğuş ltd. Mat., Ankara 1958, s.436)
Said Nursi, 31 Mart vak'asından önce Derviş Vahdeti ile münasebet kurmuş o zaman yayınlanan Volkan Gazetesinde çıkan yazıları ile 31 Mart vak'asını körüklemiştir. Volkan Gazetesi, 5 Şubat 1908 tarihli 49'ncu sayısından itibaren (İttihad-ı Muhammedi) fırkasının yayın organı, mürevvici efkarı olduğunu başlığı altında ilan etmiştir (Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Cereyanı, s.119, 121).
SAİD NURSİ VE KÜRTLÜK
Said Nursi, yine o tarihte (kürt Teali Cemiyeti)ne girmiş, 1327 tarihinde (1911) yayınladığı bir kitabın gerekçesinde «Uyan ey Selahattini Eyyubi'nin torunları kürtler» diye kürtleri, Türkler aleyhine tahrike gayret etmiştir. (Güventürk, Nurculuğun İçyüzü, s.107). Mektubat adlı risalede, kendisinin Türk olmadığını, Türklük ile münasebetinin bulunmadığını, Türkiye'de kürt milleti diye ayrı millet mevcut olduğunu ileri sürerek memleketin birliğini bölücü hareket ve faaliyette bulunmaktan çekinmemiş ve (Türkçe kamet et diye benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usuldendir. Evet hakiki Türkler pek hakiki dostane ve uhuvvetkarane münasebettar olduğum halde böyle sizin gibi frenk meşreblerin... Türkçülüğü ile hiç bir cihetle münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz, hangi kanun ile eğer milyonlarla efradı bulunan ve binlerce seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakiki bir vatandaşı ve eskiden beri cihat arkadaşı kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini unutturduktan sonra belki bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz bir nevi usulü vahşiyane olur. Yoksa sırf keyfidir. Eşhasın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz) diye yazdığı görülmüştür «Mektubat...s.339». Yine Sait Nursi, o tarihte (Kürdistan Azmi Kavi) Cemiyetinin arzusu üzerine mahalli kürt kıyafeti ile boynunda dürbün, belinde kama ve tabanca İstanbul'a gelerek Cuma selamlığında Padişah'a cemiyetin Sait imzası altında yazdığı ve esası kürtçe tedrisat yapacak mektepler açmağa dayanan ariza takdim etmesinden dolayı bir müddet tımarhaneye konulup affedilmiştir.
ATATÜRK DÜŞMANLIĞI
Sait Nursi, İstiklal Savaşı sırasında Ankara'nın (halife)yi kurtaracağına inandığı için Ankara'ya gelmiş, laik bir devlet rejimi ve Cumhuriyetin kurulması üzerine Atatürk'e kızarak Van'a gitmiştir. Kendisi bu olayı şöyle özetlemektedir: (Garplılaşmak bahanesi altında Şeairi İslamiye aleyhinde bir cerayan hissettiğimden Ankara'dan ayrıldım) demektedir (Münazarat, s.4)...
Said Nursi, laik bir Devlet rejimi kurduğu için Atatürk'e düşman kesilmiş, onu Şualar adlı risalenin bir çok yerlerinde Ebusüfyan ve Deccale benzetmiştir.
Barla Mektupları adlı risalenin 53'ncü sahifesinde Atatürk'ü kastederek şöyle demektedir. (Tek gözlü Deccal, ya iman et, yahut bütün dünyanın maskarası olacaksın) (Dr. Neda Armaner, İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar -Nurculuk adlı esere müracaat).
Sönmez adlı risalenin 21 ve 22'nci sahifelerinde yine Atatürk hakkında şu cümleler yer almaktadır: (Ayasofya camiini puthaneye ve meşihat dairesini kızlar lisesine çeviren bir adamı sevmemenin bir suç olması imkanı var mı?)... 1928 (1924) yılında vuku bulan Şeyh Sait isyanı ile ilgili görülmüş, İsparta'daki ikameti sırasında dini siyasete alet ve Devletin dahili emniy ...
ATATÜRK’ÜN ONURLU DIŞ POLİTİKASINDAN MAYIN KRİZİNE… ALİ ERALP Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 10 Ekim 1962 günü, Robert Koleji Mühendislik Mektebi, Öğrenci Birliğinde şu konuşmayı yapmıştı: “…Etrafı bir demir çemberle kuşatılmış viran ve perişan bir ülkede, yüzyıllardan beri durmadan kovalanan, durmadan tekmelenen yılgın ve avare bir sürünün arasında, içeriden dışarıdan, sövüle sayıla, itile kakıla ve o yara, o milli gurur yarası bağrımızın içinde damla damla kanayarak sürünmek, sürünmek… İşte bizim neslin dünya realitelerine ilk temasından olgunluk çağına ayak basıncaya kadar geçirdiği ömür bu olmuştur. Atatürk de bu nesildendi ve dışarının zorbalığına, içerinin zilletine (aşağılanma) karşılık isyan bayrağını açtığı güne kadar bu acı hayat şartları içinde didinerek, çırpınarak yaşamıştır…” Bu aşağılanmayı, ezikliği yüreğinin derinliklerinde duyan Mustafa Kemal, daha öğrencilik yıllarında kurtuluş yolları aramaya başladı. Planlar yaptı. Askerlik yaşamında, “Dışarının zorbalığına, içerinin zilletine karşı isyan bayrağını” ”ya istiklal, ya ölüm” parolası ile birlikte açtı. Bu inançla yola çıktı. Onun tek amacı ülkesini bağımsızlığa kavuşturmaktı. “Bağımsızlık benim karakterimdir” demişti. Onun ölümünden sonra, ona en büyük ihanet, dış politikada yapıldı. Mandacılık hastalığından kendilerini kurtaramayan Batı hayranı işbirlikçiler, bağımsızlığımızdan ödün vererek, ülkeyi adım adım yarı bağımlı bir duruma getirdiler. Atatürk’ün başı dik, onurlu, “İstiklal-i Tam” (tam bağımsız) politikasını terk ettiler. Bunun ilk belirtileri İnönü döneminde ortaya çıktı. Atatürk’ün etkin görev vermediği, kızağa çektiği kişiler “İade-i itibar”, “uzlaşma, kaynaşma” bahanesi ile önemli mevkilere getirildi. Örneğin, İstiklal Mahkemesinin hakkında mahkûmiyet kararı bulunan Rauf Orbay 22 Ekim 1939’daki ara seçimlerde milletvekili yapıldı. Ama Mustafa Kemal’in yakın çevresinden olan Cevat Abbas Gürer, Tevfik Rüştü Aras, Şükrü Kaya, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Naşit Hakkı Uluğ ve birçoklarına ise hiç görev verilmedi. O sıralar el üstünde tutulan Amerikan yanlısı Halide Edip Adıvar ve Ali Fuat Cebesoy’un Bayar’larla, Menderes’lerle birlikte DP listesinden Meclise girmeleri ise gerçekleri tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır. Bu değişimle birlikte, Atatürk’ün, gözünün bebeği gibi koruduğu bağımsızlık ilkesi yara aldı. 12 Temmuz 1947 yılında ilk Türk Amerikan ikili antlaşması yapıldı. Bu antlaşma çerçevesinde ABD, Türkiye’ye askeri yardım yapmaya başladı. 1951 yılından sonra bu ilişkiler “Ortak Savunma Programı” adı altında yürütüldü. Daha sonra da DP, CHP oyları ile ülkemiz NATO’ya katıldı. Böylece Türkiye ”Küçük Amerika(!) olma” sürecine girmiş oldu. Oysa Mustafa Kemal Atatürk ölünceye dek Batılı ittifaklardan uzak durmuştu. Bu yeni siyasal ilişkilerden sonra emperyalizme teslimiyetçilik dönemi yeniden hortladı ve Atatürk’ün “Kendi gücüne dayanarak kalkınmayı gerçekleştirme” yöntemi bir kenara atıldı. Gidiş o gidiş.. 1950’lerden günümüze değin siyasal iktidarlar “emperyalizm” sözcüğünü ağızlarına almadılar. Onunla dostça geçindiler. Sanki ülkemizde “Kurtuluş Savaşı” hiç yapılmamıştı. Sanki Batılı emperyalistler yurdumuzu hiç işgal etmemişlerdi. Yeni dış politikanın rüzgârıyla Menderes hükümeti, Cezayir’in “bağımsızlık mücadelesine bile karşı çıkmış, ABD’nin yanında Kore Savaşına katılmıştı. Daha sonraları ise bu emperyalizm yanlısı tavırları nedeni ile Türkiye, Üçüncü Dünya ülkeleri arasında değer yitirmiş, Kıbrıs sorununda onu yalnız bırakmışlardı. Bu siyasal işbirlikçi gelenek, AKP döneminde tüm hızıyla sürdürüldü. İktidar ABD’nin Irak, Afganistan işgallerini alkışladı. Onun “stratejik ortağı” oldu. Atatürk’ün “mazlum ülkelerle dayanışma” politikasını terk etti. Bugün, dış politikamız tümüyle ABD, AB yanlısı politik bir çizgide yürütülmektedir. Siyasal bağımsızlığımız ipotek altına alınmıştır. Yönetim acz içerisindedir, çaresizdir. Kendi başına hareket edememektedir. Örneğin, o kadar topraksız köylü dururken; mayın temizleme bahanesi ile sınırlarımız, topraklarımız Yahudilere peşkeş çekilmek isteniyor. Emperyalizm, Suriye ile Türkiye arasına birilerini yerleştirerek, Ortadoğu’yu parçalama planlarını adım adım gerçekleştirme amacındadır. Yıllarca bölge halkının kafasını, kolunu, bacağını koparan mayınlar, bugün, Türkiye’nin ellerinde patlamak üzeredir… Bunlar Sevr mayınlarıdır. Sömürgeciler, sevgili yurdumuzdan Sevr’le alamadıkları toprakları şimdi mayınlar aracıyla almaya çalışıyorlar… (ali-eralp@hotmail.com)
'Cumhurbaşkanı göreve başlarken, TBMM'nin önünde de «Cumhurbaşkanı sıfatıyla Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız şartsız egemenliğini koruyacağıma… namusum ve şerefim üzerine ant içerim» şeklinde yemin eder.'
Anayasanın 104. maddesi Cumhurbaşkanı'nın görev ve yetkilerini düzenler. Cumhurbaşkanı bu maddede belirtilen görev ve yetkileri çerçevesinde hareket etmek zorundadır.
104. madde, birinci fıkrasında şunları söyler:
«Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.»
104. madde, daha sonra Cumhurbaşkanı'nın yasama, yürütme ve yargı ile ilgili «yapacağı görev ve kullanacağı yetkileri» tek tek sayar. Ama yukarıdaki fıkradan da anlaşılacağı gibi «devletin başı» olması nedeniyle Cumhurbaşkanı'nın üç temel görevi vardır:
1. Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil etmek. 2. Anayasanın uygulanmasını gözetmek. 3. Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmek.
Cumhurbaşkanı göreve başlarken, TBMM'nin önünde de «Cumhurbaşkanı sıfatıyla Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız şartsız egemenliğini koruyacağıma… namusum ve şerefim üzerine ant içerim» şeklinde yemin eder.
Cumhurbaşkanı'nın bağlı kalmaya yemin ettiği ve uygulanmasını gözetmekle görevli ve sorumlu olduğu Anayasa'nın 3. maddesine göre ise «Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.»
Görevde olan herhangi bir Cumhurbaşkanı, Türkiye devletinin bölünmez bütünlüğüne ya da dilinin Türkçe olmasına kişisel olarak karşı olabilir! Kendisi, bu niteliği benimsemeyebilir! Ama «Cumhurbaşkanı sıfatı» ve «devletin başı» olması nedeniyle anayasanın hükümleri çerçevesinde, anayasada belirtilen görev ve sorumlulukları dâhilinde hareket etmek zorundadır. Çankaya'da oturan kişi Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanıdır. Bu nedenle «Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı» gibi davranmalıdır! Bu, anayasal bir zorunluluktur.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti'nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ilginç açıklamalar yapıyor. Örneğin resmi bir gezide Kuzey Irak'ta kurulmuş olan kukla yapıyı «Kürdistan Bölgesel Yönetimi» olarak adlandırıyor. Türkiye'nin 25 yıldır başının belası olan bölücü terör sorunu bağlamında, «sorunun çözümü için af gerekli» diyenlere karşı «Bu meseleyi sadece sınır dışına yüklemek yanlış olur» şeklinde yanıtlar vererek bir anlamda bölücü örgütün taleplerine yeşil ışık yakıyor!
Daha iki ay önce «çok iyi şeyler olacak» diyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bugün de Kürt meselesiyle ilgili olarak «Bu soruna ister Kürt sorunu ister Güneydoğu sorunu deyin, bu Türkiye'nin en önemli sorunudur. Bu sorunu çözmekte ne kadar gecikirsek sorun da o kadar büyür.» şeklinde konuşuyor! (Milliyet, 27.5.2009)
Cumhurbaşkanı Gül son bir iki aydır bu eksende konuşurken, bölücü terör örgütünün lideri Murat Karayılan da Milliyet gazetesi yazarlarından Hasan Cemal ile yaptığı söyleşide şunları söylüyordu:
«İlk adımda silahlar susacak. Sonra diyalog başlayacak. Diyalog yeri İmralı'dır. Kabul edilmiyorsa, diyalog yeri biziz. Bizi de kabul etmiyorsa, siyasal olarak seçilmiş iradedir. Bu da olmuyorsa, o zaman ortak bir komisyon kurulur bir yerde, akil adamlar bir araya gelir. Örneğin İlter Türkmen, (eski Dışişleri Bakanı ve Büyükelçi) gibi, sizin gibi insanlar toplanır, böyle bir mekanizma harekete geçer, çalışmaya başlar... Böyle bir mekanizma muhatap alınır diyalog için devlet tarafından...» (Milliyet, 5-9 Mayıs 2009)
Sözün özü, PKK için tek bir çözüm vardır: Türkiye Cumhuriyeti'nin 25 yıldır ülkeyi kana bulayan terör örgütünü dolaylı ya da doğrudan tanıması ve görüşmelere başlaması…
Peki, PKK'nın amacı nedir?
Aslında bu amacın ne olduğunu el kadar bebeler bile biliyor artık… Ama bölücü örgüt lideri Murat Karayılan İngiliz The Times gazetesinden Anthony Loyd'a verdiği demeçte «Türkiye sınırları içinde, barışçı ve demokratik bir çözüme hazırız» diyerek PKK'nın günümüz koşullarındaki amacını ve sözde çözüm önerisini açıkça ifade ediyor:
« İngiltere İskoçların isteğini, kendi parlamentolarını kurmalarına izin vererek kabul etti. Türklerin de bizimle yapmaları gereken bu… Türkiye'nin, sorunu İngiltere'nin çözdüğü gibi çözmesine ihtiyaç var.» (Cumhuriyet, 27.5.2009)
İşte Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün «Bu soruna ister Kürt sorunu ister Güneydoğu sorunu deyin, bu Türkiye'nin en önemli sorunudur. Bu sorunu çözmekte ne kadar gecikirsek sorun da o kadar büyür.» şeklindeki demeci, bölücü örgüt liderinin bu önerisi üzerine geliyor. Ona verilmiş bir yanıt ya da örtülü bir destek midir bilinmez, ama her ikisinin de «çözüm» den bahsetmeleri ilgi çekici doğrusu!
Bölücü terör örgütü lideri önerdiği çözümü netleştirmiş ve açıkça ifade etmiştir. Peki, Abdullah Gül'ün «Türkiye'nin en önemli sorunu» şeklinde tanımladığı sorunun, daha fazla büyümeden çözümü için önerisi nedir?
Abdullah Gül'ün gecikmeden çözüm için önerdiği, «Türkiye'nin sorunu İngiltere'nin çözdüğü gibi çözmesi» midir?
İmralı ya da Kandil ile diyalog kurulması mıdır?
Yoksa bölücü terör örgütü liderinin «seçilmiş irade» diye tanımladığı DTP milletvekilleri aracılığı ile terör örgütüyle bir müzakere süreci başlatılması mıdır?
Ya da «ortak bir komisyon» kurularak dolaylı yoldan terör örgütünün muhatap alınması mıdır?
Abdullah Gül, sorunu gecikmeden çözmekle neyi kastetmektedir?
Abdullah Gül «Türkiye'nin en önemli sorununun» çözümü için önerilerde bulunurken «Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil» ettiğini unutmamalıdır. Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olması nedeniyle Anayasanın uygulanmasını gözetmekle görevli olduğu için, Anayasa'nın 3. maddesinde ifade edilen «Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.» hükmünü de aklından çıkarmamalıdır.
Çünkü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, göreve başlarken «Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü… koruyacağıma… namusum ve şerefim üzerine ant içerim» şeklinde yemin etti.
Abdullah Gül, ettiği yemine sadık kalmalıdır!
Kısacası Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanıdır. «Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı» gibi davranmalıdır!
ALİ ERALP Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında, ülkemizin “vaziyet ve manzarai umumiye”sini (genel görünümünü) şöyle anlatıyordu: ”Düşman devletler, Osmanlı Devletine ve ülkesine maddi ve manevi saldırıya geçmiş: onu yok etmeye ve parçalamaya karar vermiştir. Padişah ve halife olan kişi, kendi yaşamını ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor… Felaketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvurmakta… Burada pek önemli bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve ordu, Padişah ve Halifenin hainliğinden haberdar olmadığı gibi, o makama ve makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve sadık…” O günkü ortamla, bugünkü ortam arasındaki benzerliği fark ettiniz mi? Saltanat, hilafet, şeriat yanlıları bugün de işbaşında. ABD, AB ve İsrail yurdumuzu parçalayabilmek için Atatürk’ün deyişiyle “maddi ve manevi” saldırıya geçmiş. PKK ise cabası. Irak’ın Kuzeyindeki aşiret reisleri, yedi bin yıllık bir dünya devletini yönlendirebilmek için iç işlerimize burunlarını sokuyor. Bir avuç bölücü, vatanımızdan toprak istiyor. Türkiye Cumhuriyetine kafa tutuyor. Toplantılarda bayraklarımızı yakıyor. Fabrikalarımız, limanlarımız, arazilerimiz yabancılar tarafından işgal edilmiş. Yönetim onlarda. Türk ulusu adına onlar karar veriyorlar. Artı değerlerimizi, zenginliklerimizi yağmalıyorlar. Halkımız, sevgili Erdal Atabek’in deyişiyle ” Kendi yurdunda sürgün… “ Peki, bu kötü koşullar ve emperyalist saldırı karşısında yüce Atatürk olsa ne yapardı? Oturup bekler miydi? Olan biteni mi seyrederdi? Yoksa çözüm yolları arar ve sonuca ulaşmak için eyleme mi geçerdi? Elbette sonuca ulaşmak için eyleme geçerdi. İşte yurtseverlerin bugün yaptığı da bu. Çözüm yolları arıyorlar. Vatanı ve ulusu İçine düştüğü kötü koşullardan çekip çıkarmak için çaba harcıyorlar. Ama bu çabalar suç sayılıyor. “Darbecilik” sayılıyor. Cezalandırılıyorlar. 21. Yüzyılın Damat Ferit’leri, Ali Kemal’leri ise el üstünde tutuluyor, ödüllendiriliyorlar, Hiç kuşkunuz bulunmasın, Mustafa Kemal Atatürk de yaşasaydı günümüzde, onu da dört duvar arasına atarlar, “darbeci” diye hakkında müebbet hapis cezası isterlerdi. Geçmişte Namık Kemal’leri, Mithat Paşaları, Nazım Hikmet’leri“vatan haini” ilan ederek zindanlara atan, sürgünlere gönderen düşünce, işte bu düşüncedir. “Orduyu isyana teşvik etti” gerekçesiyle Nazım Hikmet’in gençliğini cezaevlerinde tükettiler. İleride bugünkü yaşananları da tarih yazacaktır mutlaka. Haksızlığa, zulme, vatanın yabancılar tarafından işgaline direnme her zaman, her çağda geçerli bir hak olmuştur. Baskıya, işkenceye, sömürüye boyun eğmek, yaşarken ölümü kabullenmek demektir. Toplumların ilerlemesi, yücelmesi kötü koşulların değişimi ile olur. Değişim ise her çağda direnme ve devrimlerle gerçekleşir. Direnmek yaşamak demektir. 1789 Fransız Devrimi olmasaydı, bugün ne kardeşlikten ne özgürlükten ne de eşitlikten söz edebilirdik. Feodal zulüm sürüp giderdi. 1923 Devrimi ve Mustafa Kemal olmasaydı, şeriatla yönetilen ülkelerden hiçbir farkımız kalmazdı. Aydınlanmayı yaşayamazdık. Atatürk, yaşamı boyunca direnmeyi ve mücadeleyi seçti. Baskılar, tehditler karşısında asla yılmadı. Subay olduktan sonra Şam’a sürüldü. Daha sonraları Sultan Vahdettin onu ölüme mahkûm etti. Yine vazgeçmedi. Şöyle diyordu: “Ordu müfettişliğinden istifa edip de basit bir vatandaş olarak milletim ve vatanım için çalışmaya başladığım gün bütün bir düşman dünya içinde, kendimi en kuvvetli bir adam olarak buluyordum. Bu kuvveti bana, Türk ulusu davasının büyüklüğü ile vicdanım veriyordu. (Atatürk İhtilali, Mahmut Esat Bozkurt) Direnmek yaşamak demektir. Kimse kimsenin yaşam hakkını elinden alamaz. Kişi, “Kendi yurdunda sürgün” olmamak için, “Hak bildiği yolda yalnız da olsa yürümesini bilmelidir. ...
Mustafa Kemal Atatürk kendi yazında ve 1919 dökümü, Yüksek Müttefik Savaş Konseyi yetki ile campaignDuring sırasında, Yunanlılar (Edirne), Bursa,), bir iniş bir Müttefik filotilla kapağını altında etkilenen olduğunu Smyrna (İzmir Adrianople meşgul olduğu Amerika Birleşik Devletleri savaş gemileri yer aldı. Hayır Türkçe muhalefet ve Yunanlılar teklif edilen en kısa sürede bu kadar taşındı vardı olarak İzmir iç gelen Uşak, 175 kilometre.
1920 yılında Anadolu'da Türkler ve Yunanlılar arasında askeri eylem, ancak kesin olan milliyetçi neden bir sonraki yıl parlak zaferler bir dizi ile güçlendirilmiştir. Ocak Twice (ve yine Nisan ayında) İsmet Paşa, Anadolu'nun iç da önceden engelleme İnönü bulunan Yunan ordusunu yendi. Temmuz ayında, üçüncü bir saldırı açısından, Türk kuvvetlerinin geri muntazam Sakarya Nehri, Ankara, burada Atatürk ve kişisel komut aldı kararlı Yunanlılar bir yirmi gün savaşta mağlup gelen seksen kilometre düştü.
Türkiye'nin diplomatik durum bir iyileşme askeri başarı eşlik etti. Milliyetçi güçlerin bu yaşayabilirliği, gerek Fransa ve İtalya tarafından Etkilendiniz Anadolu'dan Ekim 1921 ile çekilmiş vardı. Antlaşmalar imzalanmış olduğunu, Sovyetler Birliği, ilk Avrupa güç milliyetçileri tanımak için, iki ülke arasındaki sınır kurmakla yıl. 1919 yılında bir savaş, Türk milliyetçileri ve yeni ilan Ermeni cumhuriyeti arasında patlak verdi. Ermeni direniş 1921 ve yaza ve kırılmış Kars bölgedeki Türkler tarafından işgal edildi. 1922 yılında milliyetçilerin arkasında Ermenistan gittim ne Ermeni devlet ve Türkiye Ermeni azınlık kaldı ve Sovyetler emme tanıdı.
Yunanlılar karşı son sürücü Ağustos 1922 yılında bir savaş in Chief Komutanlığı ve Muharebe denir başladı. Eylül ayında Türklerin İzmir, burada binlerce savaş sırasında öldürüldü ve şehrin yakalamak taşınabilir. Olan İzmir kalabalık vardı Yunan askerleri, dışarıda Müttefik gemiler tarafından, ancak alındı maalesef bu şehir için, Türkler için hiçbir şey bırakmak için önce dışarı çekti yandı, bu savaşın en trajik olay oldu.
Milliyetçi ordu sonra Doğu Trakya dışında kalan Yunan kuvvetleri sürüş, ancak konsantre yeni kampanya Müttefik contingents boğazlar (İstanbul Boğazı ve Çanakkale) ve de Constantinople (İstanbul), modern, erişim savunma ile doğrudan çatışma içinde Türkler koymak için tehdit nereye Osmanlı hükümeti korunmaktadır. Fransız kuvvetlerinin boğazlar üzerindeki konumları, ama dışarı çekti İngiliz ilerleyen Türk milliyetçileri karşı yer tutun hazır görünüyordu. Bir kriz zaman Atatürk ki, Türkler ve Yunanlılar ve de Müttefikler Yunanistan tarafına müdahalede isteksiz olduğunu işaret arasındaki bölgede mücadele bir son getiren bir İngiliz - önerdiği ateşkesi kabul averted oldu. Ve Mudanya Mütarekesi ve Bursa (hemen hemen), Ekim ayında sonucuna uygun olarak, Yunan askerleri Maritsa Nehri ötesinde, Türk milliyetçileri satırın topraklarına kadar işgal izin çekildi. Bu ateşkes boğazlar üzerinde devam Müttefik varlığı kabul edilen ve İstanbul'da bir çözüm ulaşmış olabilir kadar.
Ekim 1922 sonunda, Müttefikler, ancak her ikisi de Ankara ve Lozan bir konferans için İstanbul hükümetleri davet Atatürk'ün bu milliyetçi hükümeti Türkiye için tek sözcüsü gerektiğini tespit edilmiştir. Müttefikler ve eylem Kasım 1922 yılında Büyük Millet Meclisi tarafından bir karar istenir ki padişah ve halife ayrılmış ofislerine ve eski kaldırılmış. Montaj Ayrıca, İstanbul hükümeti, Türkiye'nin, hükümetin zaman Müttefikler başkenti kapılmak için son olduğunu söyledi. Özünde, montaj Osmanlı İmparatorluğu kaldırılmış oldu. Mehmed VI Malta üzerine sürgüne ve onun kuzeni, Abdülmecid, gitti halife oldu.
Türkiye tek güç Dünya Savaşı'nda bir eşit olarak Müttefikler ve pazarlık için barış anlaşmasının hükümlerine etkilemeye yenildi. İsmet Paşa Lozan Konferansı bu Kasım 1922'de açılmış bulunan şefi Türkçe müzakerecisi oldu. Ulusal Paktı 1919 ve Türkçe müzakere konumunu temel ve hükümlere anlaşmanın Türkiye tarafından sonucuna Temmuz 1923 Müttefik güçler ile tanınan edildi. Amerika Birleşik Devletleri konferansa katıldı ama, çünkü Türkiye ile savaşa, hiç anlaşmayı imzalamadılar.
Lozan Antlaşması iki istisna dışında: the Mossul alan ve Hatay il olan Alexandretta bağlantı noktası dahil olan (bugünkü İskenderun) Türkiye 'nin bugünkü bölge tanıdı. Irak ile sınır bir League of Nations girişimi ile 1926 yılında, yerleşmiş oldu İskenderun Türkiye için 1939 yılında Fransa ile Suriye için League of Nations zorunlu güç olarak kapasite ceded oldu. Anlaşmayı boğazlar kullanımı düzenlenir ayrıntılı hükümler. Genel denetim yetkileri Boğazlar Komisyonu için League of Nations altında ve sıkıntı alanı olan Müttefik çekilmesi tamamlanmasından sonra Silahsız olarak verilmiştir. Türkiye ile Sovyetler Birliği üyeleri arasında yer aldığı komisyon, cumhurbaşkanlığı tutun oldu.
Bu kapitülasyonlar ve Türkiye'nin egemenliğini tecavüz Osmanlı kamu borcu, dış yönetimi, lağvedildi. Türkiye, ancak, geri kalan diğer eski Osmanlı toprakları arasında paylaştırılır olan Osmanlı borçlarının yüzde 40 devraldı. Türkiye de 1929 kadar imza yetkilerini kimden ithalat tarifelerini düşük tutmak için gerekli idi. Antlaşması Lozan Müslüman olmayan bir eşitlik-Müslüman Türk vatandaşlarına yineledi. Türkiye ve Yunanistan Batı Trakya bazı Yunanlılar İstanbul ve Türkler olarak hariç kendi Yunan ve Türk azınlıkların zorunlu değişimi için anlaştılar.
29 Ekim 1923 tarihinde, Büyük Millet Meclisi Türkiye Cumhuriyeti ilan. Atatürk ve Cumhurbaşkanı, Ankara başkenti olarak ve Türkiye'nin modern bir devlet olarak doğmuş oldu.
Türkiye dinamik bir gelişen piyasa gelişmiş altyapı şebeke ve küresel rekabet işgücü bulunuyor. Gelişen enerji Hazar bölgelerin üretim için dünya ticaret yollarının dönüm noktasında, eşsiz konumu ve yakınlık ve Orta Asya faktörler daha önümüzdeki yıl potansiyelini artırmak bulunmaktadır.
Türkiye'nin sivil işgücü 2004 yılı sonu itibariyle 24,3 milyon kişidir. Tarım sektörü hala 1 civarında çalışanı / 3 iş gücünün ancak GSMH içinde tarımın payı sadece% 10 üstünde olduğunu. Bir istihdam ve hizmet sektörü ve oranı sanayi sektöründe istihdam edilmektedir yaklaşık yarısı 18%. Bu ülkenin işsizlik oranı% 9,7 civarındadır.
Cari hesap açığı, 2004 yılında neredeyse iki katına ve 15,6 milyar YTL ulaştı GSMH 5.2% bir tarihi yüksek karşılığı YTL. 2004 yılında dış ticaret açığı 23,9 milyar YTL, bir önceki yıla göre% 84 genişletme oldu. Böylece, cari işlemler açığının artışı en önemli faktör ithalat artış ve kötüleşen ticaret dengesi oldu. Ekonomi etkinliği Büyüyen sermaye ve ara malları ithalatı ile ithalat fuelled. İhracat da ancak bu düşük bir hızda ithalat kıyasla artış kuvvetliydi. Turizm gelirleri 15 milyar YTL üzerinde bir gelir elde tarafından tazminat yardımcı oldu. Sermaye ve 16,8 milyar YTL akışının kaydedildi mali hesapları içinde. FDI (Doğrudan Yabancı Yatırım) yine de 1,7 milyar YTL, 2003 yılında karşı 2,6 milyar YTL bir önemsiz düzeyde kaldı. Cari hesap açığı ağırlıklı portföy yatırımları 8,1 milyar YTL tutar tarafından finanse oldu.
Türkiye Ana ekonomik göstergeler ve kurtarma edilmiştir istikrar birçok alanda son iki yıldır özellikle elde edilmiştir. IMF programı çerçevesinde yapısal reformlar, AB Uyum Yasaları ve sektör düzenlemeleri yatırım ortamının geliştirilmesi ile birlikte daha olumlu iş ortamı sağladı. Yeni Türk Lirası (6 sıfır kaldırılması gibi) 2005 yılı başında başlatılmıştır. Bu daha da parasal istikrara katkıda bulunması bekleniyor.
1995 yılından beri AB ile gümrük birliğinin bir sonucu ve devam eden AB katılım süreci ve IMF (Uluslararası Para Fonu) olarak Stand-Anlaşması, ekonomik yasama ortamının aşamalı uyum konusunda ana politika ve AB standartları ile.
Ekonomik programın en kararlı uygulama sadece ekonomide kısa vadeli dengesizlikler şifa da hızla sürdürülebilir büyüme için sağlam bir öncül yapımında üzerinden iş ortamı geliştirir. Türkiye ekonomisi 2004 yılında GSMH'nin% 9,9 ve GSMH% 8,9 artış ile çok yüksek bir büyüme oranı kaydedilmiş sahiptir. Sırasında PPP GSMH 7736 YTL için ulaştı ayarlanÛr Kişi başına GSMH 2003 yılında 3383 YTL den 4172 YTL, 2004 yılında artış göstermiştir.
GSMH: 460 milyar Euro (PPP) (+ OECD ülkeleri arasında kayıt dışı ekonominin, büyük, en yüksek ses seviyesi) GSMH büyüme oranı: 6,3 2000 yılında -9,5, 2001 yılında, 2002 yılında% 7,9, 2003 yılında 5,9%, 9,9, 2004 yılında Önemli ticaret ortakları: AB:% 52 (Türkiye AB'nin 7. ortağı) ABD: 8% Rusya: 9% Ve AB25 Türkiye'nin ihracat - 2003: 23,3 milyar Euro Ve AB25 - 2003: 28,3 milyar Avro Türkiye'nin ithalat Ve AB25 - 2003: 5 milyar Euro ticaret açığı 6311 yabancı yatırım şirketlerinin Türkiye'de faaliyet Yaklaşık bir Türk bankalarının üçüncü yabancı olan 50 milyar 50 ülkeden miktarda Türkçe doğrudan yatırımlar Euro Sanayi üretimi: GSMH% 25 (hizmet:% 60, tarım: 11.5%) Endüstriyel mallar: ihracatında giyim, otomotiv, tekstil, elektronik ve% 89, ev aletleri, çelik, cam, vs İmalat sanayi ofis ve bilgi işlem makineleri, özellikle 2004 yılında% 79,3 artış elde Motorlu araçların% 53,3 bir oranda, 2004 yılında büyümeye
Türkiye, Dünya, içinde ise: En büyük 16. ekonomisi 6. çimento üreticisi 2. düz cam üreticisi 6. giyim ihracatçısı
Türkiye, Avrupa, içinde ise: 1. suni gübre üreticisi 7. demir ve çelik üreticisi büyük gelişmekte olan pazar
İkili Serbest Ticaret Anlaşmaları
Gümrük Birliği (GB) çerçevesinde, Türkiye Avrupa Birliği ile aynı ortak ticaret politikası tedbirleri uygulanması olduğunu. Birlikte Ortak Gümrük Tarife ile, tercihli ticaret rejimi ticaret politikasının en önemli parçası üçüncü ülkelere karşı uygulanan oluşturmaktadır. Madde 16. Türkiye AB Ortaklık Konseyi Karar No 1 / 95 ve 6 Mart 1995 tarihli ve Ek 10 kuralları ve uyum, nerede, Türkiye'nin gerekli önlemleri alır ve karşılıklı olarak yararlı üzerinde anlaşmaları müzakere verilmiştir ve yöntemleri belirlemek ülkeler ile ilgili olarak.
Içine çekme ve sorumluluklar GB ve ticari öncelikler kaynaklanan hesabı, Türkiye bugüne kadar 19 tercihli ticaret anlaşmaları yaptı. Şu anda, sadece 9 bu tercihli anlaşmaları yürürlüğe şunlardır: EFTA, İsrail, Bulgaristan, Romanya, Makedonya, Hırvatistan, Bosna-Hersek Filistin ve Tunus.
Serbest Ticaret Anlaşması Türkiye ve EFTA Devletleri, hangi yürürlüğe Nisan 1992 girilen arasında, AB'nin tercihli rejimlerinin benimsenmesi yolunda ilk adım CU yürürlüğe girmesinden önce oldu. 1996 2000 arasındaki döneminde önceliği Avrupa ülkeleri verilen o değil sonra olan AB üyeleri. FTAs Litvanya, Macaristan, Estonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Polonya, Slovenya ve Letonya ile imzalandı. Onlar AB üyesi Mayıs 2004, bu ülkeler ile FTAs oldu uygulamak için durdurdu. Bu FTAs İsrail, Romanya ve Bulgaristan ile imzalanan yürürlüğe May 1997, Şubat 1998 ve Ocak 1999 sırasıyla girdi.
Balkanlar, Türkiye için bir öncelik alanı oldu. FTA Makedonya ile yürürlüğe Eylül 2000 yılında girdi. Bu Hırvatistan ve Bosna ile FTAs yürürlüğe girdiği-Hersek Temmuz 2003 izledi. Barselona Süreci bir ivme ile, Akdeniz Havzası Türkiye'nin öncelikli listesinde önem kazandı. 2004 FTAs yılında Tunus ve Filistin ile imzalandı. Ortaklık Anlaşmaları Tunus ve Suriye ile Serbest Ticaret Alanları kurarak aynı yıl sonucuna vardı. Tercihli Anlaşmalar Filistin ve Tunus ile imzalanan yürürlükteki 1 Haziran 2005 ve 1 Temmuz 2005 sırasıyla gibidir.
Türkiye Ürdün, Mısır, Lübnan, Faeroe Adaları, Arnavutluk, Güney Afrika ve Meksika ile FTAs görüşmeye devam ediyor.
Serbest Bölgeler
Serbest Bölgeler ülke içinde özel siteler olarak tanımlanır ama kabul gümrük bölge dışında olması ve bu bölgelerde nereye geçerli düzenlemelerin dış ticaret ve diğer mali ve ekonomik alanlarda ilgili geçerli değildir vardır kısmen uygun veya yeni düzenlemeler test edilmektedir in Serbest Bölgeler de bölgeler için bazı sanayi ve ticari faaliyetler için ülkenin diğer bölgelerine kıyasla ticaret hacmi ve ihracat artışı için daha uygun bir iş ortamı sunuyor vardır.
Faaliyetlerinin her türlü Türkçe Serbest Bölgeler imalat gibi yapılabilir genel, depolama olarak, ambalaj, genel ticaret, bankacılık ve sigorta. Süre bölgeler de mevcut ofis alanları, atölyeler, depolar veya cazip şartları ile kiralık olarak var Yatırımcılar kendi tesislerinde inşa için ücretsizdir. Faaliyetleri de yabancı şirketlerin ortak girişim açıktır Türk özel sektörüne açık her alanda.
Türkçe Serbest Bölgeler vergi serbest bölgeler bulunmaktadır. Gelir ve Bölgeleri faaliyetleri ile gelir, kurumlar ve değer vergisi dahil her türlü den muaf olduğunu oluşturuldu vergi ekledi. Serbest Bölgeler kazanç ve gelirleri herhangi bir ülke, Türkiye de dahil olmak üzere, herhangi bir izni olmadan serbestçe transfer edilebilir ve vergi, görev ve ücretler her türlü tabi değildir. Kurlar bölgeye kullanılan yabancı para birimlerinin TC Merkez Bankası tarafından kabul Cabrio vardır.
Bir operasyon lisans geçerlilik süresi kiracı kullanıcılar için maksimum 10 yıl, ve o bölgeye kendi ofisleri isteyen kullanıcılar için 20 yıldır; Eğer işletim lisans üretimi için ise bu şartlar 15 ve 30 olan kiracı kullanıcı ve yıllarca yatırımcılar, respectively. İstenen işlem lisans süresi 99 yıl yatırım türüne göre uzun süreli olabilir. Bu Serbest Bölgeler içinde yatırım yabancı sermaye katılım oranının üzerinde bir sýnýrlama yoktur.
Iç piyasaya dünyanın en Serbest Bölgeler, satış aykırı olarak Türk Serbest Bölgeler izin (iç pazara satış işlem değerinin% 0,5 'lik bir ücret için) tabidir. Türk Serbest Bölgeler ve Altyapı uluslararası standartlar ile karşılaştırılabilir olduğunu. Bürokrasi ve bürokrasi uygulama ve işletme aşamalarında bu işlemler sorumlu tek bir kurum tarafından yetki minimize edilmiştir. There is no usul kısıtlamalar fiyat konusunda, standartlar veya malların kalitesi Türkçe Serbest Bölgeler içinde.
Türkiye'nin coğrafi konumu Türkçe Serbest Bölgeler önemli avantajlar sağlamaktadır. Genellikle Akdeniz, Ege ve Kara Denizi üzerinde büyük Türk Portlar yanında bulunmaktadır. Ayrıca, uluslararası havaalanları ve otoyollar kolay erişim içinde kurulmuştur. Bunlar:
* Adana-Yumurtalık Serbest Bölgesi (Ceyhan-Adana) 1999 * Ege Serbest Bölgesi (Gaziemir-İzmir) 1990 * Antalya Serbest Bölgesi (New Port-Antalya) 1987 * Bursa Serbest Bölgesi (Gemlik-Bursa) 2001 * Denizli Serbest Bölgesi (Çardak-Denizli) 2001 * Doğu Anadolu Serbest Bölgesi (Fuar alanı-Erzurum) 1995 * Avrupa Serbest Bölgesi (Çorlu-Tekirdağ) 1999 * Gaziantep Serbest Bölgesi (Başpınar-Gaziantep) 1999 * İstanbul Atatürk Havalimanı Serbest Bölgesi (Yeşilköy-İstanbul) 1990 * İstanbul Deri ve Endüstri Serbest Bölgesi (Tuzla-İstanbul) 1995 * İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Serbest Bölgesi (Emirgan-İstanbul) 1997 * İstanbul Trakya Serbest Bölgesi (Çatalca-İstanbul) 1998 * İzmir Menemen Serbest Bölgesi (Menemen-İzmir) 1998 * Kayseri Serbest Bölgesi (Kayseri) 1998 * Kocaeli Serbest Bölgesi (Gölcük-Kocaeli) 2001 * Mardin Serbest Bölgesi (Mardin) 1995 * Mersin Serbest Bölgesi (Mersin) 1987 * Rize Serbest Bölgesi (Rize) 1998 * Samsun Serbest Bölgesi (Port-Samsun) 1998 * Trabzon Serbest Bölgesi (Port-Trabzon) 1992 * Tübitak Marmara Araştırma Merkezi Teknoloji Serbest B ...
TÜRKAN SAYLAN SONSUZLUĞA UĞURLANDI, BAŞI DİK VE ONURLU… ALİ ERALP
Sevgidir insanı insan yapan, yücelten. Sevgidir her işin başı. Sevgi güzelliktir. Doğadır. Acıları, sevinçleri, sevdaları ortaklaşa yaşamaktır. Bölüşmektir. Sevgi insanlaşmaktır. Halktan uzakta, mutluluğu sırça köşklerinin duvarları arkasında arayanlar, anlayabilirler mi sevginin derinliğini? “Bu işte bir GATA-kulli var” diyerek, hasta, emekli bir komutanın tedavi altına alınmasını diline dolayıp, insan sağlığını hiçe sayanlar; yüreklerinde öç alma duygusundan başka duyguya yer vermeyenler, bilebilirler mi sevginin sonsuzluğunu? Topluma durmadan kin, nefret pompalayan yandaş gazeteciler, suçu kanıtlanmamış köşe yazarlarının, bilim adamlarının tutuklanması karşısında zil takıp oynayanlar, demokrat olduklarını ileri sürebilirler mi? Anlayabilirler mi sevginin erdemini? Yoksulluk, yokluk nedeniyle cinnet geçirip kafasına kurşun sıkanları, maaş kuyruğunda can veren emeklileri görmezden gelenler; “bağış” adı altında topladıkları paraları iç edenler; “Gözünü toprak doyursun” bedduası ile “ulusun efendisi” köylüyü lanetleyenler, görebilirler mi sevginin boyutlarını? Yaşamının son yıllarını kötü sağlık koşulları ortamında tamamlayan Türkan Hocamızın, bir “Çağdaş Yaşam Savaşçısı”nın gözaltına alınıp, evinin didik didik aranması hangi insanlık kitabında yazmaktadır? Müslümanlıkta var mıdır bunun yeri? Onun başı dik, onurlu ölümü karşısında şimdi utanıyorlar mı bu işi yapanlar? Politikacılık, insanı sevme mesleğidir. İnsana çile çektiren, işkence yapan bir kimse, ne Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmiş sayılır ne de peygamberin. Yöneticilik de yapamaz. Doğayı, hayvanı, insanı sevmeyen bir kimsenin ne katkısı olabilir topluma… Önce “insanlaşmak” gerekir. İnsanlaşmak için de gönüllerin sevgiyle, hoşgörüyle dolması gerekir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da yine siyasetçiler, yüce önder Atatürk’ü örnek almalıdırlar. O, her zaman ve her yerde yurttaşları büyük bir ilgiyle, içtenlikle dinler, dertlerine derman olmaya çalışırdı. Çünkü o savaşlardan, sıkıntılardan, çilelerden, yani yaşamın içinden çıkıp gelmişti. Çekilen sıkıntıları yakından görmüş, ulusu ile paylaşmıştı. Kimsesizlerin kimsesiydi o. Gücünü halktan alıyordu. Batıl inançlarla, hurafelerle ilgisi yoktu. Temel dayanağı halktı. Bilimdi. Kin, nefret, öç alma duygusu onun kitabında yoktu. Vatandaşlar karşısında sesini asla yükseltmedi. Kimseyi azarlamadı. Ölümünden bir yıl önce yabancı bir devlet adamına şunları söylemişti: “Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir.” Politikacılar küfretmeyi, bağırıp çağırmayı bir yana bırakıp, işte bu görevi yerine getirmelidirler. Mutluluk yolunda halka kılavuzluk yapmalıdırlar. Tek başına yaşanan mutluluğun mutluluk olamayacağını bilmeli, Atatürk gibi paylaşmanın önemini kavramalıdırlar. Her şeyden önce özgür düşünceli, hoşgörülü, sevecen olmalıdırlar. Herkesi eşit görmelidirler. Yaşlılara, hastalara bile zulüm uygulayan, onlara rahat yüzü göstermeyen bir kimse, çağdaş insan sayılır mı? Yeri var mıdır onun uygar dünyada?
Bu Gelibolu kampanya Nisan ve Aralık 1915 arasında bir çaba Almanya ve Avusturya (müttefiki) Türk Osmanlı İmparatorluğu ve dolayısıyla Çanakkale almak için savaş dışarı kuvvet gerçekleşti. Bazı 60.000 Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar 18.000 büyük bir İngiliz gücünün bir parçası oldu. Bazı 26.000 Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar 7571 yaralı ve 7.594 Avustralyalı ve 2431 NZs öldürüldü. Sayısal olarak Gelibolu küçük bir kampanya oldu, fakat ciddi ve Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar için kişisel önem ulusal orada mücadele üstlendi.
Bu Gelibolu Kampanya Avustralya ve Büyük Savaş Yeni Zelanda'nın giriş. Birçok Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar için Yarımadası üzerine iniş yapıldığı gün (25 Nisan 1915) 20 Aralık 1915 tahliye kadar savaştık. 25. Nisan Ateşkes Günü ve Yeni Zelanda eşdeğer ve ANZAC günü olarak Tan Parades ve diğer hizmetleri ile her iki ülkenin her şehir ve kasabada işaretlenmiş olmasıdır. Dükkanlar sabah kapatılır. Bu Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar için çok önemli bir gün değişti ve yıllar transmuted çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir için. Dünya Savaşı
Türkiye (Osmanlı İmparatorluğu sonra) Ekim 1914, henüz 1911 tarihli savaşları den 1913 için geri hadn't sonuna kadar savaşa girdi. Türkiye'nin hazine boştu. Lideri bir otuz üç yaşındaki askeri memur ve ulusal kahraman, Enver Paşa, Türkiye için bir fırsat olduğu toprakları Rus İmparatorluğu tarafından absorbe olmuştur geri almak olarak Avrupa'da savaş gördüm. Enver Türkiye'nin imparatorluk canlı hayal. Ve Enver eğer İngiltere, Fransa ve Rusya, Almanya ve Avusturya-Macaristan karşı kazandı ki, onlar da imparatorluğun daha Türkiye mahrum olabilir korkuluyor. Böylece Almanya yanında savaşa Türkiye'nin almaya karar verdi.
Osmanlı Hükümeti İngiltere'ye hemen önce savaş patlak verdi ve onlar için ödenen iki savaş gemileri emretti. Ama Türkiye ve Almanya arasında yakın ilişki ve bu nedenle İngiltere Halen ödeme yapılmamış olan savaş gemileri teslim için karar Müttefikler korkuttun. Bu İngiltere ve onların arkadaşları karşı Türkler arasında bir kargaşa neden oldu. Bu büyük bir fırsat için Enver Paşa Müttefikler karşı kullanmak olacaktır. Türkiye iki Rus limanlarını ve bombalanmasından iki Alman savaş gemileri: Odessa ve Nikolayev ile işbirliği. Rusya, üç gün sonra, 2 Kasım tarihinde, Türkiye savaş ilan yanıt verdi. Fransa Türkiye'ye karşı 5 Kasım, ve bu nedenle de İngiltere mi ilan etti. Ve İngiltere ek için bu uygun bir zaman Kıbrıs ve Mısır, toprakları İngiliz yetki altında ise bu sözde Türk İmparatorluğu'nun bir parçası olduğunu öğrendim.
Türkiye (İstanbul Boğazı ve Çanakkale), Akdeniz ve Karadeniz Denizi arasında, onu buğday ihraç veya onun müttefikleri gelen malzemelerin gönderiler almasını engelleyen Rusya boğazlar kapalı. Orta Doğu ve petrol kuyuları korumak için, İngiltere'nin Irak, Basra Körfezi için bir askeri güç taşındı burada Türkçe kuvvetleri çekici başladı. Ve Aralık ayında, Türkiye Rusya'nın Kafkas Dağları olarak bir saldırı başladı.
Hayal kırıklığı Türkiye'nin başarısız saldırı ile Rusların Kafkasya Dağları'nın karşı geldi. Bir beş günlük savaşta 3 Ocak biten, Ruslar, Türkiye'nin saldırgan çökerttiğini ve 95.000 erkek, Türkiye'nin saldırgan sadece 18.000 gönderilemediyse ölümü için dondurulmuş olan yaklaşık 50.000 onların döndü. Bu şok Turkish people Bu sorun için sorumlu merak. Gelibolu Kampanya
Bu arada Winston Churchill, o zaman donanma sorumlu, Gelibolu karşı Çanakkale yakalamak için, İstanbul, Osmanlı Hükümetinin başkenti olan yolda donanma için güvenli bir geçiş açık bir saldırı planladı. Müttefikler Amiral De Robeck bir komuta altında Çanakkale Düz önünde kendi savaş gemileri toplandı. Müttefik filo Alman savaş gemileri takip, Çanakkale blockaded 3 Kasım 1914 Boğazlar için girişinde Türk bataryaları bombarding başladı. Bu bombardıman aralıklı olarak 12 Mart 1915 kadar devam etti. Deniz Savaşı
17 Mart tarihinde bu ve askeri istihbarat raporları düz bazı tekneler gönderildi niye bir deniz olduğunu söyledi madenleri kendi krizi için bir risk oluştururken. Ama aynı gece küçük bir Türkçe mayın katman Nusrat Çanakkale halinde birçok deniz mayını koydu.
18 Mart 1915, Çanakkale kampanyası Müttefik filosunun komutanı en başında Açık Amiral De Robeck üç bölüm üzerine filo bölünür. İlk bölümde 10/30 adresindeki sıkıntı girdi duyuyorum. ve penetrated kadarıyla madenlerinin satır. Bu Intepe pil ağır bir yangın başladı.
Bu Intepe, Erenköy ve Tengertepe pil üç saat devam onların ateş ve şiddetli bombardıman yoğunlaştı. Öğleden sonra Amiral De Robeck üçüncü bölümünde onun gemiler çekildi ve ileri altı savaş gemileri arka bekliyor attı. Geri çekilmesi sırasında, bir gemi bir mayın bulunanlar ve korkunç bir patlama sonra çökük.
Deniz savaşı tüm yoğunluğunu yedi saat boyunca devam etti. Türk Boğazları Savunma, Amiral De Robeck ve kararlı direniş karşısında daha o gün yapılabilir bir şey olmuyor karar verdi. Müttefik Filo üç gemi ve çökük olduğunu üç ağır hasar bu işlem sırasında. Bu durumda bu Amiral De Robeck, saat 17,30 sırasını ile kapatmak için gün operasyon getirdi altında idi, "Her gemi, genel çekilmesi.". Müttefik taarruz durdu, ve İngiliz Mısır için bir başka değer, büyük bir saldırı hazırlamak için çekildi.
18 Mart onsekiz savaş gemileri Açık boğazlar girdi. Filo İngiltere ve Gaulois, Bouvet ve Suffren Fransa gelen Kraliçe Elizabeth, Lord Nelson, Agamemnon, inatçı, Okyanusu, dayanılmaz, Prince George ve Majestic dahildir. Kadar Bouvet mayın, üzerinde topuklu, capsized vurdu ve bir duman bulutu içinde kayboldu At iyi ilerleme ilk. Kısa bir süre sonra iki gemi, dayanılmaz ve Ocean mayın vurdu. Kurtardı bu iki gemi de erkeklerin çoğu ancak Müttefik filo geri çekildiler üzerinde 700 erkek öldürülmüş olan Timne tarafından. Genel olarak, üç gemi ve çökük olduğunu üç ağır hasar almıştı. Kara Battles
18 Mart şey için 19 Şubat gelen Çanakkale tüm çabalarına rağmen GallipoliIn Türk ordusu siperler Müttefik Kuvvetleri tarafından elde edilmiştir. Bu yarımadanın yakalamak için şimdi Deniz bombardments ve amfibi operasyonu birlikte göz altındaydı.
Bu Anzak Kolordusu, 29. İngiliz Piyade Toprak Bölümü 1. Kraliyet Deniz Piyade Bölümü, 29. Hint Piyade Tugayı ve Fransızca 1. Piyade Bölümü bu işlem katılmak vardı. Bu kuvvetler iki grup, ilk gruba girer Seddulbahir alan yakalamak ve Boğazları da ikinci açık olan Kabatepe bölgesinde arazi için ise, Conkbayir alan yakalamak ve Türk Kuvvetleri kuzeyden aşağı hareket engel bölünmüş olması oldu.
Komutanı 5. Osmanlı Ordusu ikincil öneme sahip olarak Gelibolu yarımadasının savunma değerlendirilmiştir vardı. Böylece dışarı iki tümen ve Saros Körfezi ve, Anafartalar ve Seddulbahir ve Asya kıyılarının savunma için kalan iki tümen arasındaki alanın savunma için iki tümen ve savunma için bir süvari tugayı tahsis altı tümen ve.
İki bölünmeler Gelibolu yarımadası üzerinde konuşlanmış olan Genel Komutanlığı Rezerv Gücü olarak Bigalı hizmet 19. bölümü oldu. Bu tugayın komutanı Mustafa Kemal oldu.
1. WW, Personel Yarbay Mustafa Kemal başında Sofya Askeri Ataşesi oldu. Kişisel olarak değil, oturum den izlerken çok zaman süper güçlerin istila karşı ilçe ve mücadelesine katılmaya tercih, o Personel Şefi etkin askeri görev istedi. Onun ısrarı üzerine, o 19. tümen Komutanlığı için Tekirdağ kuruldu atandı 1 Şubat 1915.
Az bir ay içinde, Mustafa Kemal bölümü savaş için hazır vardı. 25 Şubat tarihinde yaptığı bölünmüşlüğüne Eceabat at Çanakkale () çapında ve hazır mücadele için. Bu Seddulbahir Battles
25. Nisan sabah isteminde, Seddulbahir kıyılarında birçok gemi ve açılış el sanatları ile çevrili olarak görülüyordu.
5,30 am. bir cehennem ateşi ve savaş gemileri müttefik kimden açılmıştır. Denizden bombardıman üç taraftan ateş altında yarımadanın ucu bulundu. 29. İngiliz Piyade Bölümü arazi taşınmak çalıştı.
Bu savunma kuvvetleri başarı ile işgal kuvvetlerinin ilk dalga kırdı. Daha sonra, daha sonra teslim edilen takviye ile çalışmasını arazi çok başarı ile genişletildi.
Bu 1.. 2.. Ve Kirte 3'üncü Battles ve Kerevizdere 25. Nisan Mayıs ayı sonuna kadar bu kronik yerel çatışmalar dönüştü devam etti.
Haziran 1915 savaşı olarak tekrar ve yoğun sonra kanlı Zigindere Battles olan 28 Haziran günü başladı sekiz gün boyunca devam etti. Ariburnu Battles
1915The alan Anzak Kolordusu bir iniş alanı olarak seçilen yılında Gelibolu iniş Kabatepe ve kuzeyinde sahil oldu. Ancak, Anzacs Ariburnu en dik, erişilmez alanda toprak vardı (daha sonra Anzak Koyu olarak) kendi tekneler nedeniyle güçlü akım tarafından taşınan edilerek aldı. İlk açılış grubu aynı numara ile 1500 erkek tekrar aşağıdaki dalgasında oluşuyordu. Sonra açılış ilk hedef esir olmak için "Karacimen Bloku".
Bir Ariburnu yılında 9. Türkçe Bölümü ve 27. alay en battalions alanında en kıyıları koruma oldu. Bir tabur bir şirket Ariburnu tepelerde Agildere kadar yayılmış oldu. Bu şirket müfreze oluşuyordu; bir Ariburnu hilltops, bir Balikcidamlari ve bir başka Haintepe üzerinde rezerv üzerinde.
Bu Anzak saldırı 4,30 at 25 Nisan günü başladı. Onlar Ariburnu bir sürpriz saldırının şeklinde indi. Bu savunma ekibi ve işgal kuvvetleri, ancak ateş açtığı ileri Anzacs. Türk şirket, sahil savunma hemen 27 kıta Komutanlığı Eceabat ve batı için durumu bildirdi.
Ise alay Komutanı 9. Bölüm için, o 19. Bölüm haber, aynı anda onun rapor veriyordum. 8. Firma Komutanı saldırıların ilk dalgaya karşı takviye sahiplendiler, ancak ağır kayıp gemiler gelen yoğun top ateşi ve mühimmat eksikliği nedeniyle onu geri çekilmeye yol açtı.
Her ne kadar Personel Teğmen-Albay Mustafa Kemal Gelibolu bulunan Ordu ve Kolordu Komutanlığı rapor gönderildi vardı, o bir cevap aldı. Onun inisiyatif kullanma o Anzacs saldırdı. Bir tepe-top top pil ile 57. Alay güçlendirilmesi, o Ariburnu doğru Kocacimen üze ...